23 Ekim 2018 Salı

Küçük Tombiş Kızın Büyük Çilesi


Yaz bitti… Kışa dönerken mevsim, herkeste sporu bırakma ve diyetten uzaklaşma halleri hasıl oldu. Nasıl olsa kışın bol kazaklar, kalın bluzlar vs. derken, geçen bahar başlanan diyetler de yerini bol kalorili menülere bırakmaya başladı. Ohhh canıma com com… Pek de güzel oldu… Ben zaten hayatım boyunca hiçbir zaman şöyle manken gibi bir kız olmadım… Olamadım… Küçük tombiş kızken de olayın pek farkında değildim doğrusu…

Bebeklikten çocukluğa geçiş zamanlarımda, dombalak yanaklarımla, millete sevimli gelirdim. Üstümü başımı kendim giyinmeyi öğrendiğim 4-5 yaşlarımda, en sevmediğim şey, külotlu çorabımı giymekti. Zaten o yıllarda "lycra" henüz keşfedilmediğinden, el örgüsü kazak tadında bir "esnemezlik" vardı çoraplarda. Ekmek gibi göbeğim vardı zaten. Allahım!!! O gobit gobit ayaklarıma doğru eğilmek, dolma dolma parmaklarımla çorabı giymeye çalışmak.. Yok!!! Mümkün değil... Göbeğimi içime çekmeyi o yaşlarda keşfettim zaten… İyi de şekerler! O zaman da benim akciğerlerim olsa olsa 100, bilemedin 200 gr kadar. Tutamıyorum bile nefesimi doğru dürüst... Bakardı annem, sosis bacaklı bebişi halının üzerinde yuvarlana yuvarlana külotlu çorapla amansız boğuşmalarda… "Dur dur geldim" diyerek gelir ve tombiş kızını zıplata zıplata giydirirdi o çorapları...


eating girl ile ilgili görsel sonucu
Okula başladığımda ise o kadar gurur duyuyordum ki iştahlı olmamla. Ben, hayatımda hiç yemek ayırt etmedim. Taştan yumuşak her şey, benim için nasıl lezzetli, nasıl da güzeldi... Şu kadarını söyleyeyim ki, annemin arkadaşlarının çocukları iştahsızdı ve bazı akşamlar, sırf onların çocuklarının yanında iştahla yemek yiyeyim diye, beni bizimkilerden ödünç aldıklarını bilirim… Plan şu: Akşam yemeğinde onların evinde olucam; ben iştahla yemek yerken, belki o çocuklar da benim gazıma gelir de iki lokma yerler... Arkadaş! Hadi diyelim, plan tuttu. A be teyzelerim amcalarım, kaç gece sizin evde yemek yiyebilirim ki ben? Hepi topu 7-8 yaşındayım. Hadi diyelim ki, 2 gece alıkoydunuz beni… Sonra n'apacaksınız? Anamı özlerim, babamı ararım… O çiroz çocuklarınıza pekmez içirin, çocukları geceden tereyağına yatırın falan... Ne bileyim yani... Tutmadı zaten bu planlar. Halen görüşüyorum o arkadaşlarımla… Maşallah hepsi de manken gibiler. L


Böyle güzzeeeelllll ve lezzetli bir hayatı olan çocuğun, “şişman” olmanın kafaya takılacak bir şey olduğunu keşfetmesi, tabii ki ergenlik çağına denk geldi... Ama öyle sandığınız gibi, bir gün aynanın karşısına geçip de kendini beğenmeme hali falan değil benimkisi. Nasıl olsun ki? Tüm çocukluğum boyunca kendim gidip üstüme başıma bir şey seçmemişim ki... Annemle babam ne aldılarsa, onu giymişim. Zaten dombalakça olduğumdan, onlar da bana beli lastikli etekler, pantolonlar aldıklarından, bana hiçbir şey ömrüm boyunca dar gelmemiş ki... Zaten çok yaşayasıca anneciğim, her şeyi 2 beden büyük alıyor. Onun da suçu yok ki...  80'li yılların mottosu "Büyük al, seneye de giysin" olunca, bizimkisi coşuyor da coşuyor... Bir mavi montum vardı ki sormayın. Eskiden adına “anorak” denen o ucube şey, o kadar ama o kadar büyüktü ki, 11 yaşımda alınmasına rağmen, 32 yaşımda denedim hala büyüktü J Halen ailecek hatırladıkça güleriz. Ben pek gülmüyorum ama olsun…

İşte bu yüzden, ben, öyle üzerimdeki kıyafete bakarak kendimi çirkin falan hissetmedim hiç. Bildiğiniz kendimi aşırı güzel buluyordum hatta… Taaaaaa kiiiii…

Bir gün okuldayım. Öğretmen, sırayla tahtaya kaldırıyor ve kitaptan bir bölüm okumamızı istiyordu. Sıra bana geldi. Kalktım; sınıfın önüne çıktım ve kitabımı elime alıp okumaya başladım. Sayfanın üst kısımlarında, haber spikeri gibi akıcı okuyorum. Sayfanın ortalarına gelince, satırları tam görememeye başladım. Çünkü tombul yanaklarım, o satırlarla gözlerimin arasına giriyordu. Yani nasıl anlatsam??? Şimdi başınızı dik tutun ve hiç eğmeden, gözlerinizi yere doğru indirerek, aşağıdaki şeyleri – mesela ayaklarınızı – görmeye çalışın. Yanaklarınız tombiş tombişse, ayaklarınızı değil, yanaklarınızın bombesini görürsünüz. Aynen ben de yanaklarımla baş başa kaldım sınıfın ortasında!!! Okumaya devam etmeye çalışıyorum ama ne mümkün… Baktım, gözlerimden yaşlar süzülüyor. Bıraktım okumayı; ağlayarak çıktım sınıftan. Öğretmen de arkadaşlar da anlamadı ne olup bittiğini... Tabii ki onlara hiçbir açıklama yapmadan eve gittim. Anneme, salyalar sümükler içinde, ağlayarak anlattım durumu. Durum dediğimde şu "Yanaklarımdan yazıları göremedim!!!". Hala anneme “Şişmanım ben!” demiyorum, çünkü bende "şişmanlık" kavramı yok ki!


Annecağızım, iyi bir eğitmen olduğu için, ergen kızının psikolojisini de göz önüne alarak; başladı bana durumu açıklamaya:
   - Canım benim, şimdi sen yaşına göre, biraz fazla gelişkin bir kızsın.
   - Öyle miyim?????
  - Biraz... Aslında kilolu olmak o kadar da umutsuz bir durum değil. Hafif hafif rejim yapmaya (o zamanlar biz diyete rejim diyorduk tüm ülkecek) başlasan, biraz zayıflarsın.
   - O zaman yazıları görebilecek miyim?
   - Tabii görürsün güzel kızım (anne yüreği işte hala güzel kızım diyor J)
   - Tamam, o zaman! Hemen başlayalım!!!

O kadar umut doldum ki, “28 yaşına kadar sana sudan başka her şey yasak” deseler, kabul edeceğim. 2 saat geçti. O akşam yemekte, ekmeği önümden aldıklarında, aklım gitti sandım!!! Daha ben suyuna banacaktım yemeğin beee! Tabii, rejime başlamaya karar vereli sadece 2 saat olduğu için, annem rejimime uygun bir menü de sunamadı. Revani var yemekte. “Sana yok!” dediler… Evin içinde bileklerimi kesmek için döne döne jilet arıyorum. Hayata küstüm; erkenden yattım o gece...

İşte böyle…

İlk denememde, asabiyet ve trajedi dolu günler geçirsem de o kilolar verildi ve ben de aynaya bakmanın ne olduğunu öğrenmiş oldum… Aynı kıyafet, her bedende farklı durabiliyormuş mesela… İşte o gün aldım diyetin tadını… Ondan sonra defalarca diyet yaptım… Hepsinde de “tam sonuç” aldım; alır almaz da diyeti bırakıp hızla eski halime geri döndüm...

Selam Millet!!! Ben Geldim...

2011 yılında başladığım bu bloga her ne hikmetse 2014 yılından beri tek bir satır bile yazmadım...

Neden diye soracak olursanız??? Vallahi de billahi de tek bir cevabım bile yok... :( 
Yazamadım işte...

Ama işte geri döndüm!!!

Umarım bir daha bu kadar uzun ara olmaz...

Hepinizi çok özledim....

13 Ocak 2014 Pazartesi

Hatasız Kul Olmaz... Selülitlerimle Sev Beni...

Epeydir kendimde yaptığım değişiklikleri anlatmaya devam, şekerler! Psikolog macerasını biliyorsunuz zaten (Bkz: http://katakulliperisi.blogspot.com/2014/01/dunya-yansa-yorganm-yok-icinde-en.html). Bu süre içinde, bir de içkiyi azaltıp, spor olayına girdim.

Sanırım son zamanlarda yaptığım en iyi şey, gidip şu spor merkezine üye olmak oldu. Kendimce bi plan yaptım. Haftanın 6 gecesi barlarda tüketeceğim alkol parasını, aylık olarak birine versem... O da beni, o barların kapısından sokmayacak şekilde meşgul etse yeter. Zaten azalan alkol tüketimi, eşittir azalan kalori alımı... Süper plan!!!


Eve en yakın spor merkezine gittim, kaydoldum. Hemen aldılar beni içeri, yok yağ ölçme, yok kilo tespiti, bilmem ne endeksinin hesaplanması falan, hepsini yaptılar. Buna göre kişisel program oluşturacaklarmış. Daha çok nerelerimi çalıştırmak istediğimi sordular. İyi de arkadaşım, belli olmuyor mu nerelerimin çalışması gerektiği? Bak şöyle, nerem löbürdüyorsa, çalıştıralım işte beraber. Sonunda amacım, eni konu insana benzemek!

Tabi, bana bu konuda söz hakkı verilince, bi havalara girdim. Sanki verecek sadece 250 gr yağım varmış gibi “Ay vallahi, şimdi ağırlık basa basa vücut geliştirici kadınlara benzemek istemiyorum. Öyle çok asılmaya gerek var mı bilemedim şimdi. Siz şöyle bana alıcı gözüyle bakın, ortalama bi program yapalım. Öyle 2 ay sonra kaslı, pazulu bi hatun olmak istemiyorum.” dedim. Spor koçu şöyle bir baktı, “Katakulli Hanım, zaten bugün başlasınız 5 yıldan önce isteseniz de o hale gelemezsiniz.” dedi. Terbiyesiz adam!!!

Neyse, lafı uzatmayalım. Benim program başladı. Haftada 4 gün. İki gün yüzme, iki gün ağırlık/fitness programı. Yüzme kısmında sıkıntı yok. Geçiriyorum kafama şapppp diye o naylon boneyi.. Atıyorum kendimi suya.. Şabalak şubalak, non-stop bir saat yüzüyorum. Kondisyonumdan kendim de havuz koçum da memnun... Ya, hep aynı şey! Havuzun kenarına gelince, endamıma bakan, 15. dakikada havlu atacağımı sanıyor. Ama sıkı yüzerim. Artiz artiz girerim, sakin sakin yüzerim. Benden sonra girenler, benden önce çıkar. Hahhhaayyttt!!! Kulacıma kuvvet J

Ama gel gelelim, ağırlıkla çalışma kısmında, bende bir özgüven kaybı, bir eziklik sormayın gitsin. Bi kere, salonda o kadar az kız var ki... Ağırlık basan erkeklerde de, anacım, o ne boy o ne pos öyle yaaa... Ben kendimi yanlarında, genç irisi Adile Naşit gibi hissediyorum bu biiirr... İkincisi, aletin birinin başına geliyorum. Bakıyorum, ağırlık baremi 60 kg’da. Elimdeki programa bakıyorum, benimkinde 10 kg yazıyor. Utanıyorum ağırlığı değiştirirken. Zaten basacağım ya 10 ya 15 kere. Bir de o spor salonlarının duvarlarını süsleyen resimlerdeki hatunlar nedir yaaa... Hepsinin yüzünde nasıl hoş bir gülümseme, nasıl bir endam, işve... Aynı aletin üzerine çıkıyorum. Hareketin yarısında aynada kendime bi bakıyorum, domates gibi kızarmışım, saç-baş darmadağın... Hele yatarak basılan ağırlıklarda, durum daha da feci. Biraz miyop birisi uzaktan bana baksa, salonun ortasında bir kadın eşofmanlarıyla doğum yapıyor sanır. Pufff pufff nefes alıyorum, terler boncuk boncuk... Sanki, dişlerimle bir tırı çekiyormuşum gibi bir acı suratımda. Spor koçum başımda bağırmaya başlayacak neredeyse “Ha gayret az kaldı, geliyor geliyor.. vallahi erkek.. allah analı babalı büyütsün”.

Spor koçum dedi ki, “Katakulli Hanım, çok iyi gidiyorsunuz. İsterseniz, bazı akşamlar grup programlarına da katılabilrsiniz”. Yapma be koç! Zaten karizma yerlerde! Sokma beni şu rekabetli ortamlara! Neyse, koçtur dedik, kendimizi teslim ettik bi kere. Giricez grup programlarına da.
Grup programlarına baktım şöyle. Spinning var, rezervasyonluymuş. Amaan kasamıycam öyle pedal basa basa. Crunch Burn var, Total body var, Gymball Crunch var.  İsimleri afili, kesin katılımcıları da öyledir, hırslılardır. Spor yapıcam diye sinire kesmeyeyim. Aaaaa Yoga varmış. Dur bak, hiç yapmadım. Hem de öyle çakralar açılır, içim açılır usul usul dedim. Yoga sınıfının saati de uyuyor bana. Hadi bakalım hep beraber “ommmmm” J

Yoga sınıfına girdim, erken gelmişim, bekliyorum diğer sınıf arkadaşlarımı. Böyle fit hatunlar gelicek, iç dengesini arayan adamlar gelicek sanıyorum. Kapı açıldıkça içeri girenler, bildiğin güne giden teyzeler. Dombili dombili teyzelerin yanında da ben yaşlarda bi bey var, hepsi bu...

Neyse hoca geldi, müziği ayarladı. Sessizlikle birlikte hoppppp diye başladı. Tabi, benim ilk yoga deneyimim. Hoca 5 dakika içinde anladı benim acemi olduğumu. Geldi yanıma, benim anlayacağım dilden başladı anlatmaya. Nefes alıyorum, gözümü kapıyorum falan. Aaaa hakkaten süper. Bayaa bayaa yoga yapıyorum. Sonrasında başladık duruşlara (bu arada duruş değil, asana... lütfen!). Hayat Ağacı duruşu, Aşağı Bakan Köpek Duruşu falan derken, tek gözümle aynadan diğer teyzelere bi baktım. Anammm!! O ne!! O kısırları, börekleri onlar yememiş sanki. Kıvrım kıvrım göbekleri var ama hatunlar bi eğiliyorlar, bi bükülüyorlar anlatamam. Neredeyse, eğilip eğilip ayak tabanlarını yalayacaklar. Bendeki görüntü ise evlerden ırak!!! Odunun üzerine eşofman geçirmişler, yoga sınıfına koymuşlar gibi görünüyorum. Beden olarak onlardan ince olabilirim ama oklava yutmuş gibiyim. Suratım, yine terleyen domates kıvamında. Allah senin belanı vermesin Katakulli, esne biraz esne!!!

Ama şimdi itiraf edicem: Yıllarca yoga yapanlarla pek bi dalga geçtim ama güzelmiş. En azından evde falan doğru duruş, doğru nefes, yat yere sündür sündürebildiğin kadar kendini. Hani bi de becerebilirsem, eminim daha bi sevicem.

Uzun lafın kısası, yılmadım, yıkılmadım, ayaktayım. Devam ediyorum spora. Hani 2 ay sonra gitmeye üşenirim diyordum ama olmadı öyle bir şey. Şu son bir sene içerisinde yaptığım herşeyden içim bayıldı ama spor olayı güzel. E tabii, bir süre sonra yavaş yavaş da olsa olumlu etkilerini görmeye başladım söylemesi ayıptır J


Dur sen, o kırmızı pantolonun içine sığabilirsem, siz o zaman seyreyleyin terli domatesi! Puffff... 48... Pufff... 49... Puffff... 50...

12 Ocak 2014 Pazar

Dünya Yansa Yorganım Yok İçinde.. En Azından Bundan Sonra

Uzuuuunca bi aradan sonra, cümleten merhaba!

Biliyorum, ihmal ettim yazı yazmayı. Neden elimin varmadığını da düşündüm epey. Bilmiyorum, bilemiyorum.. Ama netice-i velkelam, bendeniz, yine karşınızdayım.

Geçen koca süre zarfında ne yaptım derseniz.. Aslına bakarsanız, pek de bişey değişmedi hayatımda. Aynı tas, aynı hamam..

Takipçilerim bilirler; pek bi eller havaya, pek bi yiyelim-içelim-gülelim-geçelim modundaydım. Dedim, Katakulli Perisi, bu böyle olmayacak. Hoydur hoydur gez, eğlen de.. Nereye kadar??? O kadar okumuş kızsın, az kendine gel. Şu plaza kızı modundan da çık. Bi içine dön, kendini tanı; nerden geldik, nereye gidiyoruz, bi bak bakalım..

Öncelikle, hayatımda beni daraltan, canımdan can götüren insanları bi çıkarıverdim hayatımdan. Psikolog olayına girdim. Az bi eve kapandım; işten eve, evden işe... Öyle, her “kalk gidiyoruz” diyene ayakkabılarımı yolda bağlaya bağlaya koşmayı bıraktım. İçkiyi azalttım, düzenli spora başladım. Bar-pavyon olaylarını, önemli gün ve haftalarla sınırladım. “Kendi İçimize Dönelim”, “Ruhumuzu Dinginleştirelim” kitaplarına sardım. Okudum, okudum, okudum...Veeeeee.....

Sonunda patladım!!!!! Patladım yahu! Neden mi? Anlatayım şekerler:

Psikoloğum, Canım Benim, Seni Ben Pek Çok Severim

Aman zaten, iyi üniversite mezunu, eli para tutan, iş güç sahibi herkes, ya bi psikoloğa ya da bir yaşam koçuna gidiyor. Sen yıllarca oku, çalış, kendini geliştir, kültür yap, sanat yap, akılı bilemem ama fikir sahibi ol.. Sonra da “balkonda sakız çiğneyerek etrafı seyreden kız” kafasına gelmek için doğruca git bi psikoloğa de ki “Sayın yetkili, benim param bana çok geliyor. Ama sen al bu paraları, benim bildiğimi bana bi anlat hele. Hani kendime yediremedim, falcıya gideceğime sana geldim”

O da seni deri bir koltuğa oturtsun, sonra da hayatında boktan giden ne varsa, ya annenle koparamadığın bağına ya da geçmişinde affedemediğin insanlara bağlasın. Artık, o deri koltukta nasıl bir büyü varsa, ilk bir hafta psikoloğun söylediği sana çok mantıklı gelsin. Tam büyüden kurtulurken, zaten bi sonraki seans geliyor. İkinci ve üçüncü seanslarda ise geçmişinde kızdığın, kırıldığın kim varsa affet teranesi...

Psikolog: Affedin Katakulli Hn.
Katakulli Perisi: Anlıyorum onları.. Ama affedemiyorum. Sadece anlasam yetmez mi?
Psikolog: Olmaz, affedeceksiniz. Biliyorum, çok zor. Ama göreceksiniz, affedince her şey gülbeşeker olacak.
Katakulli Perisi: Hmmmm, peki. Tekrar deneyeyim.

Müteakip seanslarda diyaloglar az biraz değişiyor:

Psikolog: Evet Katakulli Hn, affettik mi?
Katakulli Perisi: Yani çabalıyorum. Sanki biraz affettim gibi ama emin değilim.
Psikolog: Affedin yahu! Affedin gitsin!
Katakulli Perisi: (İç ses: Yaaa sabırrrrrr!) Hadi öyle olsun affediveriyim valla! Ehehheheee J

Aradan geçen bir kaç seans sonra, ilk affetmem gereken kişinin psikoloğum olduğunu anlıyorum. Arkadaş! Kol gibi vizite parası ödemişim, hala bir tık ilerleme yok. Erenlerden değilim ki, onu da affedeyim, bunu da affedeyim J

Hemen bir iç çözümleme yaptım. İlk seansta affetmem gereken kişi sayısı 7’ydi. Aradan geçen zamanda, bu 7 zat-ı şahaneyi affedemediğim gibi, üstüne 2 kişi daha eklendi. O zaman, sorunu kaynakta çözmek gerek! Bana affetmeyi öğretme! Takmamayı öğret! Öğret ki, günün sonunda, affedilecek kişi sayısı sıfır, huzur bi milyon olsun.

Hemen bu keşfimi de yanıma alıp, psikoloğun deri koltuğundaki yerimi aldım:

Psikolog: Hoşgeldiniz Katakulli Hn. Nasılız bu hafta?
Katakulli Perisi: Ben buldum, hocam! Affedemiyorum. Bunu anladım. Ama sizden artık kimseyi takmamayı öğrenmek istiyorum. Affedecek raddeye gelmeden kapatayım meseleyi kafamda diyorum. Ne dersiniz?
Psikolog: Harika bir iç keşif!! Kutluyorum sizi!
Katakulli Perisi: (İç ses: Eşşek sıpası! Bunu sen keşfet diye tomarla para sayıyorum kapında!) Oldu! Peki, geçmişteki o affedilecek 7 kişi için de artık başka bi formül bulursunuz umarım.
Psikolog: Tamam, onlar için öfke seansı yapalım. Şimdi alın şu yastığı, bağırmaya başlayın, kendi sesinize odaklanın. Sonra da hazır hissettiğinizde yastığa vurmaya başlayın.
Katakulli Perisi: Şimdi, bağıra bağıra yastığa girişiyorum di mi? Doğru mu anladım?
Psikolog: Ayyyneeennn.. Hazır olduğunuzda başlayın.

Ay şekerler! Benim o salon kadını, hanım hanımcık görüntümün altında ne pis bi sokak kadını, ne iflah olmaz bi çingene varmış. Bir-iki “ommmm” sesi çıkardıktan sonra, nasıl daldım ben o mavi puantiyeli yastığa. Sinli kaflı küfürler ağzımdan çıkarken, odanın duvarlarında tükürüklerim dalgalar halinde kıyılara vuruyor. Ağzını, burnunu kırıyorum o 7 kişinin. Kadın olanlarının yüzünü yırtıyorum, erkeklerin ise favorilerinden tutup tutup kafalarını kayalara çarpıyorum. Yemin ediyorum, yastığın elyafları pörtledi sağa sola. Artık kolum mu yoruldu, yoksa sesim mi kısıldı hatırlamıyorum. Bitti birden... Sessizlik...

Ohhhhh!!! Artık yastığın parasını da bi zahmet seans ücretine ekleyiversin! Ama bi rahatladım, bi rahatladım.. Bi huzur geldi bana.. Böyle, minnoş gibi, pamuk gibi oldum.. E, be güzel arkadaşım! Haftalardır parçalatsana sen bana şunları! Ne affedicem diye kasıyoruz. Dillerini koparıp, ellerine verince bitiyormuş işte dert tasa!
Tabi bundan sonrası, artıkın grup terapisi. Yüzde binbeşyüz verilen tedavi bu!

Grup terapisinin mantığı, daha bi akla yatkın. Aslında işin özü şu: Bi grup dertli, bunalımlı insanla, her hafta, aynı gün ve aynı saatte bir araya geliyorsun. Dışardan bakınca, hepsinin de işi gücü falan yerinde, hayatları 10 numara. Ama iç dünyalar darmadağın. Toplaşıyorsunuz, seçilen bi kişi başlıyor, grubun geri kalanı da ona bakıyor ve içinden “Ay aman, benden beterleri de varmış. Allahıma şükürler olsun, ben bayaa iyiymişim yav.” deyip rahatlamış bi şekilde vezneye yöneliyor. Olay bu şekerler! Çok bilimsel olmasa da daha somut bir açıklama mekanizması işte J

Şimdilik grup terapisine devam ediyorum. Şaka bir yana, iyi geliyor.. Yani geliyor gibi.. Aman, gelmiyorsa da boşver, gruptakiler çok kafa insanlar. Gülüyoruz en azından J

Ay ne çok yazasım gelmiş. Daha diğer başlıklar da var ama baymayayım ilk günden. Yaptıklarımla ilgili anlatacaklarım daha bitmedi. Spor salonu var, yemek yapması var, kişisel gelişim kitapları var. Geri kalanını bilahare anlatacağım.

Hadi sağlıcakla kalın, efem J






6 Ocak 2013 Pazar

Aman Da 2013 Gelmiş, Hoş Gelmiş

Yine bir yeni yıl teranesi, yine bir sağlıklı, mutlu, esenlikli dilekler furyası… Öyleydi, böyleydi derken, bir yılbaşı debdebesi de geldi, geçti.. Bi kere, sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Hepinizin yeni yılını eteklerimde zillerle, kalbimde güllerle, candan ciğerden kutlarım J

Aralık ayının ortasından başlayan “Yılbaşı gecesi napıcazzz?” planlamaları, bittabi son iki-üç güne kadar ancak nihayetlendi. Tamam dedik, bekar hatun tayfası olarak yine kendimizi mekanlardan birine atalım. Ama böyle 3. sınıf pavyon tadında müzik eşliğinde, 1. sınıf pavyon ayarında bi hesap ödemeyelim. Bulduk, ayarladık bi mekan. Hangisi mi? Her hafta Cumartesi gece gittiğimiz mekana yılbaşında da rezervasyon yaptırınca dedim ki “Katakulli Perisi, senin yaş kemale ermiş!” Emekli amcaların, deli bellediği gibi sürekli gittiği kahvehane hesabı, durup durup aynı yere gitmek, tevellütün bayaaa bir geride kaldığına bir delalet L
Ama dedim ki “Hadi bakalım, madem şirket bi güzellik yaptı, 31 Aralık gününü de tatil verdi.. Koş git, kendini geceye hazırla!” Bilen bilir, AVM denen ceberrut yerleri zaten sevmiyorum. Ama bari senenin şu son günü, cicili bicili bir kız gibi davranayım. Ellerimde poşetler, “İnaaaanmıyorruuummmm.. Lacoste’da bir indirim var dibiniz düşer kızlaaarrr..” ya da “Bu turkuaz elbise için ruhumu satarııııımmm J gibisinden twitler atayım cafe köşelerinde. Düştüm yollara. Kafaya koydum, böyle şıkır şıkır elbiseler, boncuklu çantalar, kafamdan büyük küpeler, üstüne merdivenle çıkılacak kadar yüksek topuklu ayakkabılar falan alıcam. Hedef: Yılbaşı Gecesi Kreasyonu!!!
Başladım mağaza mağaza gezmeye.. Yahu 35 yaşında geldim, içi 21, dışı 28 gösteriyorum (hadi bu da benim kendime kıyağım olsun J), üstüme geçirip yılbaşında salınabileceğim bir elbise yok vitrinlerde!!! Ya salon düğünü kıvamında, tepede kuş yuvası topuz bir saçla giyilecek olan allı pullu tuvaletler… Ya da epi topu 70 cm boyunda straplez deri elbiseler… Hele bir de kırmızı deriden yapmışları var ki neredeyse giydikten sonra “Ben var dujj almakkk..” diye şivesi bozulabilir insanın J

Tabiii, bunların dışında o ünlü elit mağazalarımızın tasarım harikası elbiseleri de vardı.. Vardı da.. O ne be öyle!!! Asgari ücretin 3,5 katı parayı, bi güzel sayıcaksın elbiseye. Sonra gece yarısı elin magandası sallana sallana gelip elindeki kırmızı şarabı senin üzerine boca edecek.. Ondan sonra adamın elinden al o kadehi, vur kenarını bistroya, elinde kalan kırık parçayla dal adamın böğrüne!!! “Şarap lekesi benim elbisemden nasıl çıkmazsa, kan lekesi de senin gömleğinden çıkmaz!!!” diye naralar atarken, seni polis otosuna bindirsinler. İyi seneler bebeğim, Allah kurtarsın!!!
Her akıllı, kalender ve tutumlu Türk kadını gibi “Amaaaaan! 2 sene önce aldığım elbiseyi giyerim, nasıl olsa kimsecikler hatırlamaz..” dedim ve elimdeki bütçeyi, iş kıyafetlerine ayırdım. Giriyorum bilindik bizinısss dizayn ürün satan markaların kapısından içeri. “Etek-ceket takım lütfen” diyorum, bir takım getiriyorlar. Eteğin önde bir yırtmacı var ki, taaaaa kasığıma kadar. Pantolon bakayım diyorum, külotlu çorabın yanlarına iki cep takmışlar, şlaaapppp diye oturan pantolon yapmışlar. Gömlek diyorum, ya şeffaf ya da tasarım yapıcaz diye arkasını önünü öyle bir yırtmışlar ki… Gömleği giyip aynada arkana bir bakıyorsun. Amanın o da ne?? Gömleğin yakasından bildiğin alt (!) çatalın görünüyor!!! Bir de tezgahtarların “Efendim, klasik olmayalım, yeniliklere açık olalım” gazına gelirsen, eline ceket-şort takım veriyorlar. Şort o kadar minnacık ki, bundan sonra onun adı senin için “şort” değil “şırt” olabilir ancak J Önüme getirilen birbirinden açık-saçık, birbirinden abartılı, tüllü, şifonlu kıyafetlere nasıl baktıysam artık, tezgahtar bana “Hammmfendi, inanın bütün çalışanlara verdik bunlardan bu sezon” diyor. “Güzel ablam, bi saniye.. O çalışanların bütünü nerde çalışıyor bilmiyorum ama benim vesikam yok.. Bi yanlış anlama olmasın” diyesim geldi, diyemedim.

Netice-i velkelam, aldım hanım hanımcık eteğimi, gömleğimi, geldim eve. Akşam oldu.. Kızlarla, bir harala, bir gürele gittik mekana. Et, et üstüne koymuşlar, bi de üstüne yine et koymuşlar… Ama süper ortam yapmışlar. Canlı performans rock müzik eşliğinde 2013’e girilecek. Yemeğini daha bir creme de la creme restoranlarda yemiş, orta yaş abla ve abiler mekana bir bir düştüler. Saat 00.00’da, cümbür cemaat yapılan geri sayımı müteakip, o takım elbiseli amcaların içlerindeki “rocker”lar bir bir fırladı J Hepsinin kravatlar, votka kadehlerinin yanına kıvrılıp kondu; kafalara noel baba şapkaları, geyik boynuzları, leopar desenli maskeler geçirildi. Oh!!! Aman ne güzel! Seviyorum ben bu çılgın bürokratları J Tabii her zamanki gibi rock sever, eski solcu, Facebook profillerinde iki güne bir jazz şarkılar paylaşan bu orta yaş adamlarının tamamı, en çok da Sezen Aksu’nun “Salllaaaa.. Salllaaaa.. Gül memeler çağlasınnnn…” şarkısında gerdan kırıp, omuz titretiyorlardı… ki bu hiçbirimize hiç de tuhaf gelmedi J
Sabaha karşı 04.00 sularında, artık koşturmaktan anası ağlamış barmen ve garsonların bayılmış bakışlarının eşliğinde, ufaktan ufaktan mekan boşaldı. İşte yılbaşının en kötüsü, ertesi sabah uyanması!!!

İster evde geçirilmiş olsun, ister dışarılarda fink atılmış olsun, insanın “Allah benim bin türlü belamı vermesin” iç sesi eşliğinde uyandığı sabahtır, 1 Ocak sabahı. Yılbaşı gecesini evde geçirenler, zeytinyağlı dolmasıydı, hindinin buduydu, çam fıstığıydı diye tüm gece doldurdukları şeyin, deve hörgücü değil de insan midesi olduğunu fark ederler. Anam anamm anammmmmm!!! O nasıl bir mide yanması öyle!!! Galon galon su içesi var ama işkembede gram yer yok suya.. 2. bardaktan sonrası kulaklardan fışkıracakmış hissi ile içilen sular vs derken, ikindiye doğru biraz biraz kendine gelmeler başlar. Dışarı çıkanlar için de durum pek farklı değil gerçi. Bunlar da karaciğerlerinden gelen “Oy oy oy!! Vay benim enzimlerim!! Zıkkım içesice!! Oy oy oy!” inlemelerini, şiddetli su içme ihtiyacı olarak algılarlar sadece. Netice itibariyle, 1 Ocak günü, yılın ilk günü olmasının yanı sıra, dünya üzerinde, en çok su tüketilen gündür!
Ben de karaciğerimle bilindik diyaloğumu yaşadım, suyumu içtim. Ve 2013’üme huzur ve huşu içinde başladım. Ama şekerler, yeni yıl benim için bir önceki yıldan farklı bir renk taşımıyordu o sabah. Yolun yarısını devirmiş, her ergin kişi gibi artık biliyorum ki, kendi kendime aldığım rejim, spor, sağlıklı yaşam, daha çok sevgi, daha az stres temalı kararların hepsi, baki kalan bu kubbede hoş bir seda sadece J

Benim kafa belli artık: Carpe Diem!! Sen gönlünü ferah tut, 2013 zaten senin için planlarını iyi ya da kötü yaptı. Ne dilersen dile, olay, fiks menü! Sadece yaşayıp görmek için çok sabırsızlanıyorum…

1 Ocak 2013 Salı

Mayalara Sesleniyorum: Mezarınızda Dönün Durun İnşallah

Gelmiiiiş geçmişler olsun şekerler. 21 Aralık Maya Kıyameti’ni de alametsiz, kıyametsiz atlattık. Daha da bize bişeycikler olmaz.. Ama itiraf etmem gerek.. Hani böyle, pozitif bilim insanı falan geçinirim, eller havaya hoppidi hop hop gezer tozarım, fala falcıya prim vermem (ara sıra baktırırım o ayrı!)… Bildiğiniz, batıl karşıtı bi hatunum.. Hatta, geçen sene, yeni yıl için yazdığım yazımda bi de güzel dalgamı geçmişim Maya kıyameti ile (Bkz. http://katakulliperisi.blogspot.com/2012/01/ey-2012top-sende.html).

Ama 20 Aralık günü, düştü içime bi korku!!! Yahu, kesin kopacak kıyamet.. Hissediyorum.. Dedim, tamam, yatıcaz.. Ama kalkmıycazzz.. Ya da daha kötüsü kalkıcaz ama Hollywood filmlerinin en efektlisinden bir sahneyle “Allahım sana geliyorum!!” diye filmi koparıcaz! Annecimi, babacımı aradım, helalleştim falan. İsa’nın Son Yemeği hesabı, o gece kendimi bir İtalyan restoranına attım.. Yedim Allah, yedim.. Öyle bi yemişim ki, şiştim de şiştim. Kendi kendime dedim ki “Katakulli, Allah belanı vermesin! Olur da yarın kıyamet koparsa tüm beşer hep beraber öleceksiniz. Ama eğer kıyamet kopmazsa o kadar çok yemek yedin ki.. Herkes kalacak, sen öleceksin mide fesadından…”
Neyse ki benim mide de (mide değil de işkembe desem yeridir) azmetti, hazmetti J 21 Aralık’ta kıyamet de kopmadı. Yırttık hep beraber sizin anlayacağınız. Artık süper bilinç mi uyanır, foton çağı mı başlar bilemem. Yokluyorum kendimi… Yok anacım, bende bi değişiklik yok!! Yine süperim, yine ayrı bir harikayım!!! Yani, eğer diğer insanların süper bilinci açıldıysa, olsa olsa benim zeka seviyeme gelmişlerdir ki bu da insanlık için büyük adım doğrusu J

4 Aralık 2012 Salı

Nefes Alamayınca Camı Açma!!!

Nefes alamayınca camı açma, bırak boğulsun ciğerlerin göğüs kafesinde...

Üzerine üzerine gelen her şeyi bir kalemde silip devam edebilmek gibisi var mı? Her şey, insanda başlayıp insanda bitiyor. Güzel başladığın bir günün, sadece ve sadece başka biri istemiyor diye berbat olmasının başka nasıl bir açıklaması olabilir ki???

Nefes alamayınca camı açma, bırak boğulsun ciğerlerin içinde... Dibe vurmadan zıplayamazsın. Bugün de bugünden öncesinde de hep o camı açıp “Bir parça hava lütfen...” diye yalvardığındandır halen nefes alamayışın...

Vakti zamanında da durup daralıp sonuna kadar gelseydin nefessiz kalmanın, camı açmazdın. Sonuna dayandığında, sorunlarına küçük çözümler üretmezdin.

Nefes alamadığında ama gerçekten alamadığında camı açmazsın… Kapıyı, duvarı ne varsa yıkar, oradan çıkarsın!!!

3 Eylül 2012 Pazartesi

Ben De Kendimden Soğudum Bak Şimdi!!! Ama Bir De Bana Sorun Be Kuzucuklar!!!

(Anılan olayların gerçek kişi ve olaylarla ilgisi vardır. Ama son iki yıldaki 8-9 hikayeden ortaya karışık yapıldığı için birazcık abartılmış ve de birazcık saptırılmış olabilir.)

Allah, herkese benim gibi kız arkadaşlar versin. Ne zaman iki kelime bi adamdan bahsedecek olsam, ağız birliği yapmış gibi “Şekerim sen de hep olmıycak adamlara niyetleniyorsun. Ah bi çevrene baksan, etrafın eli yüzü düzgün, efendi adam dolu! Meselaaa…” deyip uzun bir listeden saymaya başlıyorlar. Bıktım, yıldım!!! En sonunda, baskılara boyun eğdim ve “Ya bismillahhhh!!!” diye başladım listenin başından. Aylara sari olarak, kah kızların arkadaşlarından, kah benim tanışlardan, en yüksek puan alanlarla ara ara buluşmaya başladım…

Her buluşma sonrası, KBDT (Kızlar Büyük Değerlendirme Toplantısı – Bkz. Elektiriğe İman Ettim yazısı) yapılıyor; hepsinde de ben, bizim baroneslerden azar üstüne azar yiyorum. Neymiş??? Armudun sapı, üzümün çöpü yapmamalıymışım.. Laf cambazlığı yapıp masadaki muhabbeti ebelemeceye çevirmemeliymişim.. Oyun oynarken, hırs yapıp kafasına kafasına vurmamalıymışım.. Az yemeliymişim, az içmeliymişim.. Az bilmeliymişim.. Biliyorsam bile bildiğimi belli etmemeliymişim… mişim.. şim.. im.. mmm…

Ay ben ne dominant, ne ukala biriymişim yaaaa!!! Ben de soğudum neticede kendimden!!!

Ama bu noktada benim de diyeceklerim var… El insaffff!!!

Bi kere, beni yemeğe davet eden adamın diyet yapması kadar itici bir şey yok. Hemen de açıklamayı patlatıyor: “Bugün spor yapamadım da.. Spor yapmadığım akşamlar sadece salata yiyorum..” Bak bak bak bak!!! Alt mesajı alıyorum hemen.. Ne diyor yani??? “Her akşam spor yaparım, diri vücudumu da spora borçluyum!!!” Ha ben salağım çünkü, iki şişirilmiş kasa bakacak kızlardanım yani.. Hesap lütfen!!!!!

Bazıları, başka bir tür. Kahve içmeye davet edip de “Müsadenle bi kadeh bişey içebilir miyim?”in ardından, galon galon alkol tüketip – ki ben karşısında son 3 saattir sadece kahve içiyorum – sapıtanını da gördüm. Bi kere, ilk buluşmada, niye seninle oturup içki içeyim ki??? Zaten bi süre sonra muhabbet öyle yerlere geliyor ki… “Bacımsın” diyecek diye kalbim küt küt atıyor… Hesap lütfen!!!

Bi de muhabbet arasında laf sırası kapmaya çalıştıklarım var ki… Adam bi başlıyor kendini anlatmaya, dur durak hak getire.. Sanki, 4 yıldır inzivaya çekilmiş de hayat hakkındaki tüm görüşlerini, askerlik anılarını, ablasının 2 yaşındaki kızının ilk diş bulgurunu anlatmak için o geceyi beklemiş.. Hayır, arada bi nefes alsa, dalıcam ben de konunun bir yerinden ama ağzı ishal olmuş garibimin. Anlatıyor da anlatıyor… Bu gibi durumlarda en güzeli, ilk 2 saatin sonunda, sağ elimi nazikçe havaya kaldırıyorum ve en otoriter sesimle “Hesap lütfen!!!”

Eziklere gelince, aman onlar evlerden ırak… Başlarsın muhabbete... Ne bileyim.. “Ben Tokyo’dayken..” dersin.. Hemen “Ay ne güzel ben hiç görmedim Tokyo’yu”.. “Benim Opel’in de şanzıman sorunu vardı” dersin, hemen “Ay benim hiç Opel’im olmadı”. Laf arası “İngilizcem iyi ama Fransızcam bayaa zayıf” dersin, bizimkisi yine boynunu büker “Ne harika, benim İngilizcem bile çok kötü”. Arkadaşım! Sen hayatında garsondan hesap da istememişsindir. Hadi bakalım, görelim nasıl istiyorsun şu bizim hesabı J
  
Ez cümle… Denk gelenleri ben sevemedim, benim seveceklerim de bana denk gelmedi. Yoksa valla benim bi suçum yok kızlar yaaaa J
Kim kaldı bi bakiiim listenin diplerinde???

27 Haziran 2012 Çarşamba

İlk Yarı Bitti… Durum: 0 – 0


Evet, sayın seyirciler… İlk yarı sona erdi… Durum 0 – 0… Oldukça heyecanlı bir ilk yarıydı… İlk devrede, her iki taraf da elinden geleni yaptı… Maçın ilk başlarındaki durağanlık, yerini kıran kırana bir mücadeleye bıraktı… Her iki tarafın da güçlü ataklarıyla renklendi ilk devre… İlk yarı boyunca sarı kartlar havada uçuştu adeta… Tek bir kırmızı kartla biten ilk devrede, yer yer zeminden kaynaklanan sakatlanmalar yaşandı… İkinci yarı daha da hareketli geçecekmiş gibi görünüyor… Tribünler den yükselen tezahüratlar da sahanın ateşini körüklüyor zaten… Heyecanla bekliyoruz ikinci devreyi…
  
35 yaşıma girdiğim bu günlerde ilk yarıyı devirmenin garip duyguları içerisindeyim. 35’inde bir kadın olarak, adım adım 40’a yaklaştığıma mı yanayım, yoksa bunca debdebeden sonra 35’ini görebildiğim için şükür mü edeyim bilemiyorum…

İştahsız bir çocuk gibiyim, o kesin!!! Tabağımdaki 35 yaş yemeğini değil yiyesim, tadına bakasım bile yok… Ama maalesef “Yemiceeeemmm işteeee…” diye ağlamak için ağzımı açtığımda, ilk kaşığı ağzıma tıktılar bile!!!


Bi kere 25’imde neysem, 35’imde de değişen hiçbir şey yok!!!

O zaman da rejim yapıyordum.. Hâla kalori hesabındayım.. Ve halen tüm rejimlerim, bira-patatesi görünce buhar olup uçuyor L


25’imde de yalnız yaşıyordum… Şimdi de…

Şimdi de iki kız bir araya gelince, önce oğlanların dedikodusunu yapıyorum.. Sonra bi kızı çekiştiriyorum… Ve yıllardır her muhabbet, “Amaaaann şekerim bize ne!!!” şeklinde sonlanıyor… (Bize neydi de sabahtan beri ne anlatıyosun dedikoducu!!!)

Her hafta sonu, eller havaya modundaydım 25’imdeyken… “Gençsin.. İçin kaynıyor.. Ondandır…” derlerdi o zaman.. Şimdi hafta içi akşamlarda da bir gerdan kırasım var…

Halen gözaltı torbalarım yok… Cildim buruşmamış… Üniversitedeki kotuma halen sığabiliyorum… Halen bazı erkek arkadaşlarımın en yakın dert ortağıyım… vs.. vs.. vs..

Tamam, itiraf etmem gereken şeyler de var. Ofiste “Blue Jean diye bi dergi vardı hatırlar mısınız?” diye sorulduğunda, hatırlıyorum… Hatırlıyorum da salak gibi ortaya atlamıyorum “Ayyy eveeeettt…” diye.

Uzun lafın kısası, ben kendimi öyle 35’lik bi hatun gibi hissetmiyorum. O his nasıl bir his onu da bilmiyorum ama hissetmiyorum işte!!!

Madem 35 kaçınılmaz, zevk almaya bakmak lazım… Ben ikinci yarıdan çok umutluyum çooooookkkk J J J

18 Nisan 2012 Çarşamba

Birisine de “Hayır” de be kadın!!!!

(Hahahaaaa!! Bakın bu başlık günde en az 100 hit alır nette!!! Amaaaa sandığınız gibi değil J)

Sıkıcı kış günlerinin ardından, kış uykusundan uyanan her ayıcık gibi bende de bir bahar havası sormayın gitsin. Ha bu ayıcık, tüm kışı da uyanık geçirdi, ama olsun... Doğa uyanıyor ya!! Ben daha bi uyanmalıyım… Herkeslerden daha uyanık olmalıyım!!!

Günler uzamış… Kar lastikleri, gerisin geri evin deposundaki yerini almış… Sabahları gözünün içine içine vuran bir güneşle uyanmak falan derkeeeennn… Herkese gelen bahar, bana da geldi. Bir enerji deposuyum ki sormayın gitsin. İçime kaçan zıp zıp mı var desem??? Zembereği boşalmış saat gibi dolanıp duruyorum ortalıkta…

Sabahları, her zamankinden daha bi erken uyanıyorum. Hoppala yataktan zıpla!!! Geçir sabahlığı üzerine… Doğru mutfağa... Geçerken radyonun tuşuna basss... Bu aralar Türkçe Pop takılıyorum. Sabahın kör şafağında, üzerimde pembe sabahlık, eller havaya… Serdar Ortaç mı desem? Hande Yener mi desem? Bir elde kahve, bir elde günün ilk sigarası… Hele bir de radyonun biri, bi güzellik yapıp da 90’lardan bişiler çalarsa, benim salon, gündüz matinesi J Kıvırrrr… kıvırrrrrrr…

Tabii, o kahveyle o sigaranın parasını ödeyebilmek için işe de gitmek lazım. Bozuluyor muyum?? Asla!!! Evden çıkıp işe gitmek için motivasyonum, araba kullanıp müzik dinlemek. Uzun yol şöforü olsam keşke J

Ofisten içeri girince, oraya bi “Günaydın” buraya bi “Hooppp n’aberr??”… Geçen gün sordu biri bana “Sen niye bu kadar neşelisin her gün?” diye… “Battı mı?” demişim… Onun, neşesi söndü tüm gün bu cevaptan sonra J

Eşşşşek gibi, o toplantı senin, bu iş yemeği benim… Şanslıysam, öğlen eski dostlardan biriyle kaynatıp dön ofise.. Geçir semeri sırtına, başla tırnaklamaya önündeki bilgisayarı… Hooooppp amanın da paydos saati… Oh amaaannn!!! Havada kararmamış daha…

Ama işte o anda bi boşluk hissi: N’apsam… N’apsammm??

Çalan telefondaki tanıdık bir sesse, değmeyin şirinliğime… Akşama benle bir aktivite yapsın diye bir şen kahkahalar, bir eğlenceli cilveler… Neden??? Eve giresim yok arkadaşımmm…

-          Katakulli Perisi, çıkışta bi kahve mi içsek?
-          Aaa!! Kahve miiii… Ayyy süper fikir, çok iyi olur!!! (İç sesim: Bugün içtiğin 8. kahve bu. Selülitlerinle koyun koyuna yatarsınız artık…)

Hemmmen kır direksiyonu sözleşilen mekana…

Kahvenin dibini görmeden bi telefon daha:

-          Katakulli, napıyosun?
-          Bir arkadaşımla kahve içiyorum. Hayırdır?
-          Ay ne biliyim 1 haftadır evden çıkmadım.
-          (İç ses: Yuhhhh!!! 1 hafta mı? Öl baaariii!!)
-          Buluşsak mı diycektim ama sen şimdi arkadaşınlasın.
-          Yok yok… Zaten kalkıcaz yarım saate. Nereye geliyim?
-          Zıbıtık Bar’da mı buluşsak?
-          (İç ses: Geçen hafta 3 akşam ordaydım.. Pöfffff!!) Tabi tabiiii… Çok iyi olur, ne zamandır gitmedim ben de!!!
-          (Garsona dön) Hesap lütfeeennn!!!

Hafta sekiz, gün dokuz, aynı senaryo…

Amanın da Perşembe’den bir afakanlar, bir daralmalar: Hafta sonu n’apsam… N’apsamm??

-          Cuma akşamı evde rakı mı içsek Katakulli?
-          Olur!
-          Cumartesi sabah koşmaya gidelim mi?
-          Olur!
-          Cumartesi öğlen çocukları parka götürücem Katakulli.
-          Ay dur ben de geleyim de yuvarlanayım parkta biraz!
-          Cumartesi akşam konsere mi gitsek Katakulli?
-          Olur!
-          Pazar sabahı brunch??
-          Olma mı??? En güzeli olur!
-          Pazar öğlen Tunalı’da işim var, Katakulli.
-          Dur ben de geleyim, ordan da iki bişey içeriz.
-          Katakulli, Pazar akşam şöyle değişik bi şey mi yapsak ki?
-          Olur!!! (İç ses: Değişik bi şey mi? O da ne ki???)

İçiniz daraldı, di mi? Daralmasın!!! Bu zat-ı şahane, bundan 1-2 ay önce, evindeki misafir uyurken, gece gece kotunu geçirip üstüne, başkalarıyla buluşmaya gitti.
Bunu da yaptım mı??? Yaptım vallaaa J
  
Neyse… En azından, anormal olduğumun bilincindeyim hala… Daha şuursuz günler kapıdadır belki de… Kim bilir L

29 Mart 2012 Perşembe

Dünyanın En Güzel Kelimesi: Mamihlapinatapai

Dünyanın en “az ama öz” kelimesi nedir? Ya da “çevirisi en zor” kelimesi hangisidir?
Geçenlerde öğrendim. Guinness Rekorlar Kitabı’na göre bu kelime “mamihlapinatapai”ymiş. “İki tarafın da istediği, ancak içten içe karşı tarafın başlatmasını istediği bir olayda iki tarafın paylaştığı bakış” demekmiş… Yagan dilinde varmış bu kelime. Güney Amerika dolaylarından…

Ay ben bunu çok sevdim!!!

Hani aşkın belli belirsiz olduğu bir anda olur ya… Oğlan da kız da öööle bir tutuktur… Biri birine diyemez iki kelime… Oğlanın aklından “Ulan, alt tarafı gel bi kaavee içelim diyecem diyemiyorum iki saattir” geçerken, hanım kızımızın da içten içe “Allaaamm, n’olur sanki şuracıkta bi kaave içelim dese” diye hayıflandığı anda, birbirlerine bakışıp kaldıkları ve “dıkandıkları” an… Cesaretin, yoklayıp yoklayıp gittiği bir an… Hayaller ile malak gibi ortada kalmanın sınırındaki bakış yani J

Ya düşünüyorum da nasıl önemli bir kelimeymiş bu!!! Kim bilir kaç ölümsüz aşk, bu mamihlapinatapai’ye denk gelmiş ama anlayamamışların kurbanı olmuş ve başlayamadan bitmiştir…

Not: Uzuuuunn zamandır yazmadığımın farkındayım. İthamlara şiddetle karşı çıkarım!!! Kesinlikle maymun iştahlı değilim!!! Üretkenliğimin bittiğini düşünenlerin üstüne höykürerek kusmak istiyorum!!! Sadece biraz meşguldüm ve ancak toparlıyorum. Tüm “geri döönnn!!!” mesajları için çok teşekkür ederim J